MİLLİ KURTULUŞ DESTANINDAN: NAZIM HİKMET RAN

30 Ağusutos’ta yazdım…

MİLLİ KURTULUŞ DESTANINDAN:  NAZIM HİKMET RAN

Her millet kendi hasletleri ile tarihe kalır.

Bu “haslet”ler zamana karşı dirençli ise bir anlam ifade eder, yoksa silinir gider.
Bu hasletleri tanımlayan, pekiştiren kavramlar da öyle.
Tarihin bir döneminde bir anlam taşıyan sözcük bir başka zaman kesidinde başka bir anlama bürünür.
Bunun içindir ki tarihte ileriye kalan insanlar, olaylar ve kavramlar ancak insanlığın yüzyıllar boyu süren ve sürecek olan öyküsü ile bütünleşebiliyor ve katkı yapabiliyor ise kalıcı olabilmekte. Yoksa palyatif (geçici) olarak bazı kişi ve kavramların duruma göre fazla (veya eksik) değerlendiriliyor görüntüsü sonucu değiştirmez.
Tarih (zaman) bunu mutlaka düzeltir.

Güzel Ülkem böyle bir dönemden geçiyor.
Emperyalizm kendisine karşı verilmiş en başarılı savaşın acısını asla unutmadı.
Askerliği yüzyıllardır en önemli meslek edinmiş ve bunu yaşamının merkezine yarleştirmiş, onur, özgürlük, fedakarlık ve disiplin ile harmanlayarak “Türk” sözünün ilk akla getirdiği nitelikler haline getirmiş bir Millet’in çocuklarıyız biz.
Batı, adım adım geliştirdiği teknolojik, ekonomik, diplomatik yöntemlerle Doğu’nun bileği bükülmez Samson’unun saçlarını kesmeyi (zaaflarını gözeterek tuzağa düşürmeyi) başardı.
Ama işi tam bitiremedi.
Bu Ulus bağrından en tükendiği anda bir önder çıkardı, onu izledi ve kurtuluşa ulaştı.

30 Ağustos’da bu kurtuluşun son hamlesinin yapıldığı ve Zafer’i perçinleyen günü kutluyoruz.
Büyük önder, “Asker, vatanın için savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” diyebilen,
ancak “Vatan savunması için değilse, savaş cinayettir.” ve “Yurtta barış, dünyada barış!” diye de yol gösteren,
“Askeri zaferler, ekonomi, bilim ve kültür zaferleri ile taçlandırılmaz ise başarılı olunmuş sayılamaz…” ilkesini vurgulayan bir kişidir.

Maalesef ilk on yılında tüm dünyanın gıpta ve saygıyla izlediği, İslam dünyasının taklide çalıştığı “Türk devrimi” O’nun ölümünden sonra bilhassa Batı’nın çok incelikli sızmaları, içeriden de işbirlikçi kadroların ihanetiyle gevşemiş, ivmesini artırarak ancak yarım asır içinde bugünkü felaket noktasına ulaşmıştır. Askerler maalesef emperyalizme karşı, bırakın Türk halkını, kendilerini bile koruyamamışlardır…

Bugün Ordunun ve askerlik mesleğinin, “Türk” kavramının saygınlığı ayaklar altına alınmıştır ve  “Türk” bayrağına “Türkiye bayrağı” demeye çalışanlar emperyalist örneklerine benzer  profesyonel ordu kurma gayretindeler. Ama hem Türk olmanın kurtuluşta ülkü ve dil birliği demek olup hiçbir ırk, mezhep bağı taşımadığını bilen halkın çoğunluğu, her türlü beyin yıkama faaliyetine rağmen, insanlığın onurlu parçası anlamında “Türk”lüğünden vazgeçmeye de,  “paralı asker” olmaya da niyetli değil… Bu halk hâlâ şehitlik kavramına da “savaşta (bugün görev başında da ) ölürsem şehid, kalırsam gazi” olmak şekinde bakıyor.
Oysa ideolojisi din ve Arapçılık olanlar için “yatakta ölen imam” şehittir.

Zafer bayramının neden tüm insanlık için bir merhale sayılması gerektiğini,
ulusal fıtratımızla nasıl bu zafere bağ kurduğumuzu,
şehitlere bizim nasıl baktığımızı ulusal ozanımızla tekrar anımsayalım:

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=8neoJfgM0DU

Etrafı kan gölüne dönmüş coğrafyamızda arkaik dinsel ideolojiler sinsi bir emperyalist taktik olarak yalnız islam ülkelerini değil aslında tüm insanlığı tehdit ederken Türk devriminin halen artakalmış aydın ve cesur unsurlarının gene ve yeniden kendilerine düşeni  yapacağı inancı ile,

Zafer bayramınızı içtenlikle kutlarım…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Doğa, Bilim ve Allah

Bilimler varolmadan önce de herşey bilimsel kurallara göre işliyordu. (Biz doğa yasalarının şimdilik eksik ve yanlış da olsa kendi bilebildiğimiz kadarını kullanarak, olacakları hesaplamaya çalışırız, ama doğa kendi tam ve doğru yasalarına göre işlemeyi sürdürür, biz de bilgimizin eksikliği ölçüsünde hedeften şaşarız. Doğa bizi yanıltmaz, biz onu tam anlayamadığımız için yanılırız.)

Allah inancı her şeyi yaratan yüce bir varlığa inançtır. Allah evreni mükemmel bir düzen içinde yaratmış, insan verdiği akıl ve sezgi ile onun yarattığı bu düzene vâkıf oldukça yararlandığı nimetler artmış ve daha kolay, daha rahat ve sağlıklı bir yaşama kavuşmuştur. Bilim Allah’ın yarattığı bu düzeni merak etmek, incelemek ve anlamak demektir. Bu uygarlıktır ve ödülleri apaçıktır. Bilime karşı çıkmak, Allah’ı insandan saklamak, onun mükemmel düzeninin anlaşılmasına engel olmak, insanları Allah’ın onlara sunduğu nimetlerden mahrum bırakmak, aslında apaçık Allah’a karşı gelmektir.

Bilim ile dinin karşı karşıya gelmemesi gerekir. Niye gelsin? Böyle bir durum dinin temeline aykırıdır. Allah kendisiyle çelişebilir mi? Kendi yarattığı ve kendisini anlamakla işlevlendirdiği insan aklını yanıltır mı? Tüm dinsel inançlar bu kötülüğü “şeytan”a yüklemiştir. Bilimin bizzat kendisinin Allah inancına aykırı hiç bir yönü yoktur. Tam tersine bilime yönelmek, Allah’a yönelmenin, bir bakıma insana en yakışan, en yararlı etkinliklerindendir. Peki öyleyse, bır kısım din adamları ile bilim adamları arasında yüzyıllardır süregelen ve çoğunlukla bilim insanlarının acı çekmelerinin ve insanlığa yaptıkları katkılara rağmen ölüm, işkence ve hapis gibi nankörlüklerle mağdur edilmelerinin sebepleri nedir?

Tarih bize bugün bu bilim insanlarına bunları yapanların, geçmişte en yüksek din makamlarını işgal etmelerine rağmen, dine en aykırı hükümleri verdiklerini, en büyük haksızlıkları ve kötülükleri yaptıklarını, aslında Allah’a karşı geldiklerini, apaçık gösteriyor. Bugün biliniyor ki, dini inançlar, her dönemde bizzat dini inançların lânetlediği en kötü eylem ve niyetlerin, kişisel iktidar hırsı ve maddi çıkarların aracı yapılmıştır. Bilim insanı refah ve uygarlığa taşır ama doğal olarak cehaleti de yıkar. Haklı iktidar sahiplerinin dayanağı refah ve ilerleme, haksız iktidar sahiplerinin dayanağı ise cehalettir. Bunlar ancak cehalet ve bağnazlıktan beslenirler, yoksa kim kendi bilinciyle hem özgürlüklerini, hem refahını aslında dine ve Allah’a aykırı kişilerin eline verir ki? Kendi çıkarı için çalıştığı halde, “sözde” Allah adına yapıyormuş ve dini temsil ediyormuş gibi yapanları, halk kendi cehaleti yüzünden anlayamaz.

Çok açık bir örnek, duanın mahiyeti ile ilgilidir: Akıl ve gerçek inanç sahibi bir insan dua ederken kendi iç dünyasında huzur, güç ve odaklanma sağlar. Doğanın gene Allah’ın düzeni içinde süreceğini, bu zorlukları doğaya uyum sağlayarak ve direnç göstererek aşabileceğini, bunun ancak bilgi ve çabayla olabileceğini bilir. Oysa bilimi küçümseyen, onu uzak tutmaya çalışan “sözde” din erbabı duayı “herşeye gücü yeten” Allah’ın içten dileyen ve hakkeden herkese istediğini vereceği bir “dilekçe” gibi gösterir. Herşeyi bilen, gören Allah düzenini herkese göre anlık ve onların arzusuna göre mi bozacak, değiştirecektir? Ayni anda ikisi de iyi insan olan biri çiftçi diğeri çömlekçi iki kulundan, yağmuru yağdırırken birini tercih mi edecektir? Dua ile Allah’ın hükmü mü değişecektir? Bu düşünceler “her şeye gücü yeten” Allahın gücünü kendine mal etmeye çalışan “nefesi kuvvetli” olduğundan Allah’a yakın olduğunu iddia eden bazı hocaların dini istismarından ve Allah’a karşı gelmelerinden başka birşey değildir.

Bir başka örnek de doğal âfetlerle ilgilidir. Bilimden uzak kalanın doğa karşısında da aciz kaldığı ve cezasını çektiği apaçıktır. Bu bilgiyi ve Allah’ın yasalarını öğrenerek korunmayı öğretmek yerine, sanki Allah onların dediklerine uymayanları cezalandırıyormuş gibi telkinde bulunmak, gene Allah’ın yerine hüküm vermeye yeltenmekten ve dini istismar etmekten başka bir şey değildir. Allah ayni bölgede iyisiyle kötüsüyle (iyisini kötüsünden ayırmadan) pek çok insanı birarada niye cezalandırsın?

Aslında Allah gerçekte toplumları onları en lâyık oldukları yönetimlerle ödüllendirir veya cezalandırır. Toplum içinde her bireye kendi yetenek ve olanakları kadar toplumu şekillendirme ve yönlendirme fırsatı doğa kanunları çerçevesinde sağlanmıştır. Bilimi kendine rehber edinen bireyler kendi toplumlarını, o toplumlar da dünyadaki diğer toplumları bu olanakların sınırları içinde yönetirler. Buna mutlaka hem kendilerine atalarından miras kalan olanaklar, hem de doğal zenginlikleri ve coğrafyaları katkı sağlar. Ancak biliniyor ki en temel faktör önce insandır.

İşte bunun içindir ki, bazen bir önder olağanüstü şartlarda toplumunu insanlığın onurlu bir parçası kılarak, ona bağımsızlık ve umutlu bir gelecek verir, üretimini, verimliliğini, varlıklarını çoğaltmasını sağlar. “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” diyen Atatürk buna en yüce örnektir.Onun için bazı yabancıların “O Türklere Allah’ın bir hediyesidir” demesi ne kadar güzel ve yerindedir. Bir de onun sayesinde Türk halkının onyıllardır biriktirdiklerini ve Türklerin ortak malı olan devlet varlıklarını peşkeş çekip, üretilmişleri tüketen, bilime ve bilim kurumlarına her saygısızlığı yapıp zarar veren yöneticiler var. Bunu ayırt etmek de, buna göre kendi bireysel sorumluluğunu taşımak da insanlara aittir. Ceza toplumsal olarak gelecektir ve gelecekte tahakkuk edecektir. Buna karşı olduğu halde ya susan, ya da önlemek için yeterli beceriyi gösteremeyenler de bir ölçüde kayıplardan kendi paylarına düşeni yaşayacaklardır ama, elbette gene de Allah’ın nimeti olan bilimden ve dinini anlayacak akıldan yoksun cahiller en büyük cezayı çekeceklerdir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Demokrasi halka hizmettir…

Demokrasi üzerine en tartışmalı konulardan biri,
halkın isteği ile icraat arasındaki uyumdur.
Peki, en azından halkın isteğine işaret eden halkın çoğunluğu hangisidir?
Tüm nüfusun salt çoğunluğu mu, seçmenlik kazanmışların salt çoğunluğu mu,
bunlardan sandığa gitmiş olanlarının salt çoğunluğu mu,
gidenlerin oyuyla seçim kurallarına göre seçilmişlerin meclisteki çoğunluğu mu?

İyi ama, “millet” tanımı ayni sınırlar içinde yaşayan ve ayni ülküyü paylaşan “halkların”
ölmüş ataları ve doğacak çocukları da kapsayan, geçmişi ve geleceği olan bir kavram ise bu meclisteki çoğunluk tam olarak kimi temsil eder?
Bir de bakmışsın, geçmişindeki bazı kurtarıcılarını aşağılayan, geleceğini satan,
bugün yaşayanların bile bir bölümünü önce seçmen olmadığı, sonra sandığa gitmediği, sonra seçim sistemi onların oyunu oydan saymadığı için, temsil etmeyen
ama meclisi ele geçiren bir “ezici çoğunluk” Ulus adına diyerek tüm makamları yönetiyor. Demokrasi “kazanan hepsini alır” mantığıyla bir “sandık oyunu”na dönüşmüş.

Peki, bu “eğreti” çoğunluğun istedikleri her yasa çıkar mı? Elbette çıkar!
Meşru olur mu? Millet ve tarih önünde asla! O başka bir sınavdır..
Darbe yapanlar daha önce bundan farklı ne yaptılar ki?
Darbe diktatörün ağzından çıkanı hukuk saymak için yapılır.
Bir kişinin ağzından çıkan keyfiliği birileri hukuk yapıyorsa darbeden ne farkı var?
Sormak gerekir: Hak nedir, hukuk nedir?
“Hak”kı kafamıza göre tanımlayıp istediğimize verelim, istediğimizden geri alalım.
Hukuk’un çoğunluk denen bir garabete değil, azınlığın hakkına dayandığını unutturalım.
Hem de bu çağda uluslararası gelişmiş hukuk normları apaçık bilinirken…Göze soka soka..
Burada hak veya hukuk kalır mı?

Bütün hesap ince ince sandıktan çıkarılacak sonuca endeksli…
Halkın malını sat. Devletin varlıklarını peşkeş çek. Ehil olmayanlarla makamları doldur.
Her işin başına adeta olabilecek en bilgisiz, tecrübesiz, en yeteneksiz adamı koy.
Bu tayinin tek “koşulu” o adamın” koşulsuz” itaati olsun.
Sonra yolsuzluğu, kayırmayı, haksızlığı af yasaları, zaman aşımı vs ile (sözde) meşrulaştır.
Kerameti kendinden menkul yetkiyle kendi suçlarını suç olmaktan çıkar, kendini akla…
Hak arama yollarını, malı götürenlerin bugün ve ileride hesap verme yollarını tıka, yoket.
Bu rezaletin üzerine yaraya tuz basar gibi “ileri demokrasi” propagandası ile cilâ çek.
Bu doğruluktan, hatta dinden imandan ve de hatta insanlıktan uzak değil mi?
Dindar? Yok canım, bu apaçık Allah’ı inkâr. Aldatacağını düşünebilen inkâr etmiş olur…

Bütün bunlardan sonra hâlâ korkmadan sorgulayabilene, hem hakaret, hem eziyet et.
O susmasa bile bu gönül isyanının vatandaşa bulaşmasını, uyanmasını önlemeye çalış.
En ufak bir örgütlenmeye izin verme. Çünkü herkes her şeyi öğrenir, vicdanlar çözülür..
Bunca baskı, hukuksuzluk, tazminat, işten atma tehdidine karşı “yazar”lar “çizer”ler var.
Sinsi, vicdansız ve küstah saldırılara göğüs gererek yapıyorlar işlerini…
Onlara çok saygı duyulmalı. Onlar barışçı bir ulusal mücadelenin kahramanlarıdır.
Hele karikatüristler.
Çekilenlere acı tebesümlerle de olsa güldürüp oksimoron yapıyorlar.
Ayni halka zarar bir zülme, demokrasi halka hizmettir denmesi gibi.

Posted in Düşünsel yazılar, Uncategorized | Leave a comment

Adı Vasfiye… Yok be değil…Vasfi? Yok, yok Avni …

RTE_gergin

RTE no war

RTE_füze

RTE el elden üstündür

RTE Büyük usta

RTE_hoca

RTE_anma

Posted in Hem düşün hem gül | Leave a comment

Görsel Felsefe

üç maymun Hear_speak_see_no_evil_Toshogu

Maymunların isimleri:. Mizaru, Kikazaru ve Ivazaru
Japonya’nın Nikko Kentinde 17.ci yüzyıda yapılmış Toşogu tapınağında bulunan ve
Konfiçyüs’e ait “kötüyü duyma, kötüyü söyleme, kötüyü görme” atasözünün
sembolleri olarak ahşap oymalarda yeralmışlar.

Mahatma Gandi mülksüzlük ilkesi uyarınca hiçbir şeye sahip olmamış.
Sahip olduğu tek şey bu üç maymunu sembolize eden bir bronz heykelcikmiş.
O da sömürgecilik, baskı ve adaletsizlikle pasif şekilde savaşmanın simgesi olsun diye.
Böylece üç maymun simgesi bütün dünyada tanınmış ve yaygınlaşmış.

“Üç Maymun” ayni zamanda Nuri Bilge Ceylan’a bir sürü ödül kazandıran
(Cannes, Altın Portakal, Avrasya Film Festivali vb) ve ayrıcaOscar’a aday adayı olan bir yapımdı.

Herşey herzaman sözlerle anlatılmaz.
Buyrun görsel felsefeden çeşitlemeler:

 
üç maymun +1

üç maymun positive

üç maymun takma

üç maymun zamane

üç maymun çıplak

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Merhabello (merhaba+hello): é meraviglio !

Hoşgeldiniz Erenler,

Sefa getirdiniz…

Haydi bakalım, nere götürür bu yol bizi?

Posted in Uncategorized | 2 Comments

Konuşulan konu EmlakNET Emlak Hizmetleri / Real Estate Network TURKEY

 

Alıntı

EmlakNET Emlak Hizmetleri / Real Estate Network TURKEY
WELCOME TO EMLAKNET REAL ESTATE NETWORK

Posted in Uncategorized | 2 Comments